English PDR Dijital Dünyada Öğrenme
? Okuma Hesaplanıyor... Okuma: %0
user avatar
Kurucu
Offline
◷ 08-26-2026, 03:25 PM
#1
Dijital Dünyada Öğrenme

Bilgisayarlar, cep telefonları, PDA’lar, iPodlar, video oyunları ve diğer dijital medya herkesin hayatını değiştirmiştir. 6 ya da daha küçük yaşta çocukları olan aileler üzerinde yapılan bir araştırmada Rideout ve çalışma arkadaşları (2003) evlerin kitle iletişim araçları ile dolu olduğunu gözlemlemiştir. Yaşça büyük öğrenciler için ödev yapmak, arkadaşlarıyla e-posta aracılığıyla mesajlaşmak, cep telefonundan mesajlaşmak, internetten araştırma yapmak ve kaynakları internet üzerinden indirmeyi içermektedir (Robets, Foehr & Rideout, 2005).

Televizyon
Rideout ve çalışma arkadaşları çocukların hemen hemen hepsinin (%99) evinde televizyon olduğunu ve bu çocukların %36’sının da kendi odalarında televizyon bulunduğunu bulmuştur. Diğer bir çalışmada da evlerin yaklaşık 1/3’inde televizyonun tüm gün ya da günün büyük bölümünde açık olduğu bulunmuştur (Vandewater vd.,2005). Bu evlerde aileler çocuklarına daha az kitap okumaktadır ve çocukların da kendi kendilerine okuma olasılıkları oldukça azdır.

Ama televizyon, küçük çocukların okuma yazma becerilerini geliştirmek için kullanılmıştır. Örneğin Linebarger ve çalışma arkadaşları ana sınıfı ve 1.sınıf öğrencileriyle Between the Liars (Aslanlar Arasında) adlı, 17 bölümlü eğitici çocuk programı kullanmıştır (Linebarger, Kosanic, Greenwood & Doku, 2004). Program farklı bağlamlarda okuma ve yazma gibi bütünsel süreçler ile alfabedeki ses-harf uyumları gibi özel beceriler üzerinde yoğunlaşmıştır. Programı izleyen çocuklar kelimeleri tanıma ve okuma test sonuçları açısından ilerleme göstermiştir; ama en çok ilerleme gösterenler, okuma problemleri geliştirmek için risk grubunda olmayan ya da çok düşük risk grubunda olan öğrencilerdir. Bu yüzden, doğru yolda ve gelişmekte olan öğrenciler bundan faydalanmıştır. Ana okulları en fazla risk grubundadır ve 1.sınıflar pek fazla fayda sağlayamamıştır. Bu yüzden dersler, çocuğun hazır bulunmasına ve ihtiyaçlarına göre düzeltilmek zorunda kalmıştır. Çok ileri seviyede ve çok yavaş, Vygotsky’nin de bize belirttiği gibi faydalı olmayacaktır.

Bilgisayarlar
Rideout vd. (2003) çalışmalarındaki 6 yaş altındaki çocukların hemen hemen yarısının bilgisayar kullandığını ve %30’unun video oyunları oynadığını buldu. Çalışmadaki 4-6 yaş arasındaki çocukların %27’si her gün bilgisayar kullanmıştır. Tahmin edeceğiniz gibi, yaşça büyük çocukların bilgisayarlarla karşılaşmaları daha fazladır: 8-18 yaş arasındaki çocukların %86’sının evinde bilgisayar bulunmaktadır (Roberts, Foehr & Rideout, 2005).

Tüm bu teknoloji sayesinde, teknoloji açısından zengin ortamlara artan bir ilgi söz konusudur. Bu ortamlar sanal dünyayı, problem temelli öğrenmeyi destekleyen bilgisayar simülasyonlarını, zekice hazırlanmış yönlendirme sistemlerini, eğitici oyunları, ses kayıtlarını, kablosuz cihazları ve multimedya ortamlarını içermektedir. Teknolojik açıdan zengin ortamların öğrencilere doğrudan öğretim yapması ya da öğrencilerin öğrenme süreçlerini desteklemesi konusunda tartışmalar vardır. Bu tartışmalar, öğretmenlerin “sahnedeki kahramanlar” mı yoksa “destekçiler” mi olduğu tartışmalarına ayna tutmaktadır. Tahmin edeceğiniz gibi, öğrenci katılımını ve öğrenmeyi sağlayan teknolojik açıdan zengin ortamları destekleyen yapısalcı yaklaşımlar, öğrencilerin kendi öğrenme süreçlerini kontrol edebilmelerini sağlamaktadır. Teknolojik açıdan zengin ortamlar öğrenmeyi gerçekçi bağlamlar içine koyabilir; örnekler sağlayarak ve iş birliğini destekleyerek bilginin sosyal oluşumunu destekler. Aslında, öğrenciler tüm dünyadaki akranlarıyla iş birliği içinde çalışabilir (Lajoie & Azevedo, 2006; Pea & Maldonado, 2006).

Gelişimsel olarak uygun bilgisayar aktiviteleri: Dijital ortam çok zengin ve şaşırtıcıdır, peki ama okul öncesi çağdaki çocuklar için uygun mudur? Bu ateşli bit tartışma konusudur. The Alliance for Children (Çocuk Vakfı, 2000), bilgisayarların uzun dönemli etkilerini öğrenene kadar bunları erken çocukluk döneminde kullanmaktan vazgeçmemiz gerektiğini düşünmektedir. Bu araştırmacılar bilgisayarların, çocukları fiziksel aktivitelerden ve gelişimleri için ihtiyaç duydukları sosyal etkileşimden alıkoyduklarına inanmaktadır. Çocuklar 3 yaşından önce mümkün olduğunca çok aktif olarak öğrenirler. Duyusal motor evresinde olurlar ve ellerini, ağızlarını, kulaklarını, gözlerini, kollarını ve bacaklarını kullanmaları gerekir. Bilgisayarın önünde oturmak ya da hiçbirşey yapmadan öylece durmak çocukların gelişimini desteklemez (Hohman, 1998). Aynı zamanda, bilgisayarın başında yalnız kalan çocuklar yetişkinlerle bir kitap hakkında konuşmaz ve akranlarıyla legolardan bir şey oluşturmak için iş birliği yapmaz. Kendileri için son derece uygunsuz olan şiddet sahnelerine ve cinsel içeriğe maruz kalabilirler.

Ama dijital ortamın hayatımızda daha uzun yıllar yer etme olasılığı fazladır. Bu sebeple, küçük çocuklar için uygun kullanımlar da mevcut mudur? Çocukların gelişimine uygun yazılımlar basit konuşma içeren talimatlardan oluşmalıdır. Bilgisayar aktiviteleri açık uçlu olmalı ve keşfetmeyi, problem çözmeyi, sebep sonuç ilişkilerini anlamayı teşvik etmelidir; bilgisayarlar, sadece yalnız yapılan aktiviteler için kullanılmamalıdır. Öğrenciler çok çeşitli tepkilerle aktivitelerin kontrolünü ellerinde tutabilmelidir. Son olarak da içerik farklı kültürler, yaşlar ve yetenekler için uygun olmalıdır (Fischer & Gillespie, 2003; Frost, Wortham & Reifel, 2005). Linda Tsantis ve çalışma arkadaşları (2003) kullanmayı düşündüğünüz herhangi bir program hakkında şu soruyu sormanızı tavsiye etmektedir: “Bu yazılım programı başka şekilde oluşturulamayacak bir öğrenme olanağı sağlıyor mu?” bir tehlike de çoğu programın içerik açısından zengin olmamasına rağmen ilgi çekici görseller ya da ses efektleri kullanmasıdır. Örneğin ormanlarla ilgili olan bir hikâye anlatma programının testere sesi ve ağaçların düşme seslerini içermesi gibi. Tsantis vd., (2003) şu konularda uyarıda bulunmaktadır:

Bu özellikler çocuğun hikâyenin sırası ya da olay örgüsü ile bir yapı oluşturmasını nasıl sağlıyor? Belki de bu özellikler, zaten dikkat toplama konusunda problem yaşayan çocukların dikkatlerini toplamalarını engellemektedir. Dahası, bu tür bir kısıtlama olay örüsünün ve karakterlerin algılanmasını nasıl kesintiye uğratır?

Bazı araştırmalar, tüm bu uyarıcılarla başa çıkmanın çocukların çoklu görevler konusunda daha başarılı olmalarını sağladığını; bakış açılarını anlama becerileri ve ana fikri, konuyu, hikayedeki sıralamayı anlamaları açısından da daha kötü performans göstermelerine neden olduğunu göstermektedir. Bu yüzden çocuklar birden çok şeyi aynı anda yapmayı öğrenirler ama ne yaptıkları ile ilgili yüzeysel algıları vardır (Carpenter, 2000).

Bilgisayarlar ve Yaşça Büyük Öğrenciler: Bilgisayar kullanmanın (özellikle de çoklu aktiviteler, görsel dikkat ve hızlı eylem gerektiren oyunlar) görev öğrencinin yetenek seviyesine uygun olduğu sürece görsel becerilerin gelişimini desteklediği konusunda kanıtlar vardır (Subrahmanyam, Greenfield, Kraut & Gross, 2001). Peki, bilgisayar kullanımı akademik öğrenmeyi de desteklemekte midir? Bu sorunun cevabı karmaşık, hatta şaşırtıcıdır. Roschelle, Pea, Hoadley, Gordon ve Means (2000), yüzlerce çalışma gözden geçirdikten sonra, bu sorunun kesin cevapları olmadığı sonucuna varmıştır. Bilgisayar destekli programlar kullanmanın, 12 yaşına kadar olan çocukların test sonuçlarında artış sağladığı ortaya çıkmıştır, ama simülasyonların ve zenginleştirme programlarının birkaç etkisi bulunmaktadır. Bilgisayarlar, beceri geliştirme konusunda diğer derslere nazaran matematik ve fen bilimlerinde daha faydalı olabilir. Herhangi bir öğretim aracı gibi bilgisayarlar da uygun şekilde kullanıldığında çok daha faydalı olabilir. Ama sadece, bilgisayarın başında oturmak akademik başarıyı otomatik olarak geliştirmez. Roschelle ve çalışma arkadaşları bilgisayarların, öğrenmeye yol açan basit süreçleri (aktif katılım, geri bildirimle birlikte sık etkileşim, gerçek dünya ile bağlantı ve üretici grup çalışması) destekledikleri zaman başarıyı artırma olasılıklarının daha fazla olduğu sonucuna varmıştır (Jackson vd., 2006).

Öğrencilerin bilgisayarlara, hesap makinelerine ve kelime işleme programlarına kolay ulaşabilmeleri onlar için bir avantaj olabilir.

Evsel Kaynaklar ve Sayısal Uçurum
Hükümet araştırmaları, evde bilgisayarlara erişimin matematik ve fen bilimlerinde başarının güçlü bir göstergesi olduğunu bulmuştur. Ama bu çalışmalar, evde bilgisayar kullanımını sosyoekonomik statüden ayırmamıştır, bu yüzden de bilgisayarların tek başına bir fark yarattığını söylemek zordur. Bilgisayarların yanında diğer birçok kaynak da sosyoekonomik statü ile birlikte önemli bir etkendir (Jackon vd.,2006). Okuma açısından bakıldığında, ailenin ekonomik geliri göz önüne alınsa bile, evde bilgisayarlara erişebilirlik daha yüksek başarı ile ilişkilendirilmektedir (Atwell, 2000). Okuma konusundaki avantajların bazıları (en azından internet erişimine sahip olan çocuklar için) internet kullanımı ile birlikte gelen okuma eyleminin bir sonucu olabilir. İnternetin en yaygın kullanımı okul projeleri için araştırma yapma esnasındadır, bu araştırma arkadaşlarla kurulan iletişimden sonra gelir. Yine de çocukların evde interneti nasıl kullandığı konusunda emin olamayız (Jackson vd., 2006).

Çoğu öğrencinin, evinde veya çevresinde teknolojiye erişimi oldukça sınırlıdır. Örneğin 2003 yılında, 3 yaş ve üstü beyaz bireylerin yaklaşık %26’sının internet erişimi, Afrika kökenli Amerikalılardan ve Pasifik Adalılardan %34 ve Latin Amerikalılardan %13 daha fazladır. Aile geliri yıllık 224.000 dolar veya daha az olduğunda bu rakam %10’un altındayken, 150.000 dolardan fazla geliri olan evlerde %58’dir. Teknolojiye erişim konusundaki bu farklar sayısal uçurum olarak adlandırılmaktadır.

HomeNetToo projesi, sayısal uçurumu belirlemek ve düşük gelirli ailelerin çocuklarının internet kullanımlarının etkilerini incelemek için tasarlanmış uzun süreli bir çalışmadır (Jackson vd., 2006). Katılımcılara (anne veya babası olmayan 10-18 yaş arası Afrika kökenli Amerikalı erkek çocukları) 16 ay süreyle internet erişimi ve evde kullanılabilecek teknik destek sağlanmıştır. Bilgisayar kullanımları izlenen tüm katılımcılar süreç boyunca çeşitli anketler doldurmuş ve röportajlara cevaplar vermişlerdir. Proje sona erdikten sonra da bilgisayarlar ailelere bırakılmış ve düşük fiyata internet erişimi sağlanmıştır. İnterneti daha az kullanan çocuklarla karşılaştırıldığında daha fazla kullanan katılımcıların, proje sonundaki okul ortalamaları ve standart okuma testlerindeki sonuçları daha yüksek olmuştur.

Medya Okuryazarlığı ve Dijital Okur Yazarlık
Dijital medyadaki gelişmeler ile birlikte medya okuryazarlığı veya dijital okuryazarlık ile ilgili de bir kaygı ortaya çıkmıştır. Öğrenciler bugün okuryazar olmak için, sadece basılı materyalleri değil, aynı zamanda medyada yer alanları da okumalıdır. Medya okuryazarlığı “çok çeşitli formlardaki mesajlara ulaşabilme, bu mesajları değerlendirme, analiz etme ve iletme becerisi” olarak tanımlanmaktadır (Aufderheide & Firestone, 1993). Filmler, videolar DVD’ler, bilgisayarlar, fotoğraflar, sanat eserleri, dergiler, müzik, televizyon, reklam panoları vb. görseller ve sesler aracılığı ile iletişim kurulmaktadır. Çocuklar bu mesajları nasıl okumaktadır? Bu, gelişim ve eğitim psikolojisinde yeni bir uygulama ve araştırma alanıdır (Hobbs, 2004).

Bir uygulama örneği olarak Ithaca Koleji’nde gelişim psikolojisi uzmanı olarak çalışan Cynthia Scheibe tarafından yürütülen “Project Look Sharp” adlı projeyi düşünün (www.ithaca.edu/looksharp/). Projenin amacı, öğretmenler medya okur yazarlığını ve eleştirel düşünmeyi derslerine dahil ederken materyal, eğitim ve destek sağlamaktır. Projeye katılan öğretmenler, öğrencilerinin eleştirel medya okur yazarı olmasını sağlamaktadır. Bir grup ilkokul öğrencisi, fen bilgisi dersinde karıncalar konusunu çalışmış, ardından da Karıncalar animasyon filmi izlemişlerdir. Filmden sonraki tartışmada öğrencilerden, filmin karıncaları anlatma tarzındaki doğru veya yanlış olan yönlerini belirtmeleri istenmiştir. Filmde verilmek istenen mesajlar nelerdi? Ürün reklamı (örneğin bir karıncanın Pepsi içmesi) nasıl kullanılmıştı? Hemen ve 6 ay sonra yapılan testlerde öğrencilerin, filmin doğruluğu ile ilgili tartışmalarda en iyi performansı sergiledikleri görülmüştür (Scheibe, 2004). Project Look Sharp, medya tartışmaları ile ilgili şu soruları ortaya koymaktadır:
  • Bu mesajı kim hazırlamıştır veya bu mesaja kim sponsorluk etmiştir? Bunu hazırlamadaki amaçları nedir?
  • Hedef kitle kimdir ve mesaj bu kitlenin anlayacağı şekilde nasıl biçimlendirilmiştir?
  • Bilgilendirmek, ikna etmek, eğlendirmek veya dikkat çekmek için kullanılan farklı teknikler nelerdir?
  • Belli insanlar, yerler, olaylar, davranışlar, yaşam biçimleri vb. ile ilgili mesajlar nasıl iletilmektedir?
  • Bu mesajdaki bilgi ne kadar güncel, doğru veya inanılabilirdir?
  • Bu mesajdan geriye neler kalır?

Scheibe ve Rogow (2004) tarafından ortaya konulmuş “Yönergeler” öğrencilerinizde medya okuryazarlığı gelişimini sağlamak için fikirler vermektedir.

İnternetin Tarihçesi
Günümüzde tüm dünyayı saran internetin temeli Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Rusya arasındaki rekabete dayanmaktadır. 1957’de Sovyetlerin ilk yapay dünya uydusu olan Sputnik’i fırlatmaları üzerine ABD Savunma Bakanlığı, bilim ve teknolojinin orduya en iyi şekilde uygulanması için ARPA (Advanced Research Projects Agency) projesini başlatmıştır. Amerikan Hava Kuvvetleri 1962 yılında ABD’ye yapılabilecek olası bir nükleer saldırıdan sonra bir kısmı hasar görse de çalışmaya devam edecek olan ve tüm ülkeye yayılabilecek bir askeri bilgisayar ağı tasarlamıştır. ARPA projesi bu ağı desteklemiş ve ARPANET adını almıştır. İlk bilgisayar ağı 1969’da California’da kurulmuştur. Güney Amerika’da bulunan dört büyük bilgisayar bir kontratla birleştirilmiştir. 1970’de MIT, Harvard, BBN ve SDC şirketleri de bu ağa eklenmiştir. 1971’de Amerikan Uzay Havacılık Dairesi (NASA) gibi birçok kuruluş bu ağ kapsamına girmiş ve liste her geçen gün büyümeye devam etmiştir. 1972 yılında terminal sayısı 23’e ulaşmış ve elektronik posta kavramı ortaya çıkmıştır. 1976’da radyo ve uydu bağlantıları sayesinde ABD ve Amerika kıtası bu ağ üzerinde birleştirilmiştir. 1979’de ilk bilgisayar haber grupları ortaya çıkmış ve IBM şirketi, internetin babası sayılan BITNET sistemini yaratmıştır. 1980’lerde soğuk savaşın etkisini yitirmesiyle akademik ve ticari çevreler bu bilgisayar sistemine ilgi göstermeye başlamıştır.

Başlangıç dönemlerinde internet, sadece bilgisayar uzmanları, mühendisler ve bilim adamları tarafından kullanılmaktaydı ve kullanımı kolay değildi. İlk zamanlarda kişisel, ev ya da ofis bilgisayarları yoktu ve internet karmaşık bir sistemin öğrenilmesiyle kullanılabiliyordu. Bu dönemlerde sistem, sadece elektronik posta amacıyla kullanılıyordu. Daha sonraları 1991’de Tim Barnes Lee, world wide web’i (www) icat etti. Bu sistem “hypertext” denen daha görsel bir temele dayanıyordu ve araştırmaların, bilgilerin paylaşılmasını kolaylaştırmak amacını taşıyordu. WWW’in ortaya çıkması aynı zamanda ticari çevreleri de motive etmiştir. Bu tarihte kullanıcı sayısı 617.000’e ulaşmış ve bilgisayar ağı bugünkü “internet” adını almıştır.

1990’larda internet kullanıcı sayısı ve fiziksel yapısı katlanarak artmıştır. Ticari kurumlar, üniversiteler, organizasyonlar ve devlet kurumları bu gelişime ayak uydurmuşlardır. Bağlantı noktalarına isim verilmeye başlanmış ve bu kurumlar kendi adlarına internet siteleri açmaya başlamışlardır. 1994’te internet üzerinde ilk siber banka kurulmuştur. Pizza Hut firması internet üzerinden sipariş almaya başlamıştır. İletişim firmalarının hemen hepsi internete yatırım yapmaya başlamışlardır.

İnternetin ülkemizdeki gelişimi ise, 1990’lı yılların başına dayanır. Türkiye, internete Nisan 1993’ten beri bağlıdır. İlk bağlantı Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) gerçekleştirilmiştir. 64kbit/sn hızında olan bu hat, çok uzun bir süre, tüm ülkenin tek çıkışı olmuş ve internet tüm Türkiye’de öncelikle akademik ortamlarda yaygınlaşmaya başlamıştır. Ardından sırasıyla Ege Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi (ITÜ) bağlantıları gerçekleşmiştir. 1996 yılı Ağustos ayında Turnet çalışmaya başlamıştır. 1997 yılında, akademik kuruluşların internet bağlantısını sağlayan ULAKNET çalışmaya başlamış ve üniversiteler nispeten hızlı bir omurga yapısıyla birbirine bağlanmış ve internet kullanılır hale gelmiştir. 1999 yılında, ticari ağ yapısında büyük değişiklikler olmuş ve TURNET’in yerini TTnet adında yeni bir oluşum almıştır. 2000’lerin başında; ticari kullanıcılar TTnet omurgası üzerinden, akademik kuruluşlar ve ilgili birimler ile Ulaknet omurgası üzerinden internet erişimine sahip olmaya başlamıştır. Ayrıca bu iki omurga arasında yüksek hızlı bağlantı mevcuttur. Şu anda Türkiye’de internet çıkışını sağlayan merkezler dört grupta toplanabilir:
  • Üniversiteler ve akademik kuruluşların internet bağlantı çıkışları
  • Genellikle ticari kuruluşların ve internet servis sağlayıcıların (ISS) yararlandığı TTnet çıkışları,
  • Diğer bazı özel şirketlerin ve servis sağlayıcıların TTnet ile yaptıkları internet erişim noktası (IEN) anlaşması sonrasında kullandıkları yurtdışı çıkışları
  • Bunların dışında kalan diğer bağlantılar.

İnternetin çok hızlı geliştiği ülkelerden biri olan Türkiye’de, kayıtlı internet abonesi sayısının 2.5-3 milyon civarında olduğu sanılmaktadır. Kayıtlı kullanıcıların yanı sıra, işyeri ve internet kafe gibi mekanlardaki kullanım da dikkate alındığında, internetteki Türk nüfusunun yaklaşık olarak toplam 5 milyona yaklaştığı tahmin edilmektedir. İnternet kullanıcılarının ülke nüfusuna oranı %7.2’dir (Bölükbaş, 2003).

IBS Pazar Araştırmaları Şirketi tarafından 2001 yılında Türkiye’nin 7 ilinde, 12 yaş üzeri 1500 kişi ile yapılan bir araştırmaya göre ise; ev ve işyerinden internete bağlananların oranı %64’tür. Bunların %38’i evden internete bağlanmakta, %15’i işyerinden internete bağlanmakta, %11’i ise hem evden hem işyerinden internete bağlanmaktadır. Geriye kalanların %36’sı ise internete işyeri ve evlerinin dışından bağlanmaktadır. Evleri dışında internet kullananların büyük çoğunluğu (%78.8) internet kafelerden, %12.9’u arkadaşlarının evlerinden, %4.7’si okuldan, %2.6’si de diğer yerlerden internete bağlanmaktadır (Bölükbaş, 2003).

Gelişim, Modernlik ve İnternet
İnternet, insanlığın gelişim sürecinin geldiği bir nokta! Bu noktadan öncesi olduğu gibi sonrası da olacaktır. Teknolojik gelişim, medeniyetin yeni bir yöne savrulmasına neden olmuştur.

İnternet, karşıtlarını da yaratmıştır. Karşıtlar bu teknolojik gelişmeyi ve getirdiklerini sevmeyenlerdir. Karşıtların biraz nostaljik takıldıklarını da söyleyebiliriz. Karşıtlıkları geçmiş çağlara olan özlemleridir. Teknolojiye karşı duyulan bu hoşnutsuzluğa rağmen, internet artık egemen bir kültür olmuştur ve yarınımızı şekillendirmektedir.

İnsanoğlu, eski çağlarda evreni egemenlik altına almaya çalışmamıştır. Evrenle ilişkisi sadece esriklikte gerçekleşmekteydi. Araç yapmaya başlayan ilkçağ insanlarıyla, doğaya egemen olma fikri gelişmiştir.

İlkçağ insanları aslında doğaya boyun eğmiştir. Çaresizlik bu davranışın temelinde yatan nedendir. Öte yandan gizilgüçlere inanmış ve bir anlamda doğaya karşıt bir enerjiyi beslemişlerdir. Yaşama dürtüsünün egemen olmasıyla ve teknolojik gelişimle birlikte insanoğlu doğaya boyun eğmemeye, doğayı eğip bükmeye başlamıştır. Bunun en önemli nedeni de çaresizliktir. Anlayamadıkları ve çaresiz kaldıkları güçler karşısında boyun eğmişlerdir. Ama farklı şeylere tapmayı da ihmal etmemişler, aslında içlerindeki gizilgücü bugüne kadar taşımışlardır. Sonraki çağlarda evrenin güçlerini emerek yaşama dürtüsü egemen olmuş ve bir yarış başlamıştır. Teknik, doğa egemenliği değil sadece doğa ile insanlık arasındaki üzerinde egemenliktir. İnsan dünyadaki doğal dengeyi ve düzeni her ne pahasına olursa olsun egemenliği altına alma hırsını taşır (Yalçın, 2003).

İlkçağ insanlarının ateşi bulmasından, tekerleği icat etmesinden, aletler üreterek hayatı kolaylaştırmasından farklı değildir internet. Araba çeken atlardan buharlı makinelere kadar gelişim tutarlı bir çizgi izlemektedir. İnternet postacının kapıyı çalmasının, atlarla yolculukların, telgraf direklerinin karşıtı değil devamıdır. İnternet son noktadır. Ama farklı bir boyut getirmeyi de başarmıştır.

İnternet, suçların niteliğini bile değiştirmiştir. Bu nedenle yeni yasaların çıkarılması zorunlu hale gelmiştir. Bu durum internetin insan yaşamını kökeninden etkilediğinin bir göstergesidir.

İnsan ve Makine
Dünyanın geçirdiği son beş yüzyıl, yenilik ve kişisel özgürlüğün toplumun stabilite ihtiyacı ve kontrolüyle dengelenmesi gibi yeni sosyal değerlerin kökleşmesine yol açmıştır. Buna göre çok fazla sosyal değişim, çok fazla kişisel özgürlük sosyal düzeni tehdit etmektedir.

İnterneti anlamak için insanoğlunun makineyle ilişkisine bakmak gerekir. Toplum makinelerle olan ilişkisinde derin bir ikilem (ambivalans) yaşamıştır ve yaşamaktadır. Buna iyi bir örnek olarak saat ele alınabilir.

Saat keşfedildiğinde aynı bilgisayar veya internet gibi topluma hizmet vereceği düşüncesi hâkim olmuştur. Saatle gezegenlerin takibi yapılabilmiş, birçok önemli dini günün tam tespiti sağlanabilmiştir. Ancak saatin keşfi aynı zamanda Kilise’nin dogmalarının da yanlış olabileceği fikrini yaratmıştır. Saat toplumun düzenini de etkilemiştir. Hayat saate göre düzenlenmeye başlamıştır. Saat toplumu yönetir hale gelmiştir. İnsanların aktivitesi kayıt altına alınmıştır. Öte yandan bu durum Kilise’nin toplum üstündeki gücünü de etkilemiştir.

Saatin keşfiyle mekanik oyuncak endüstrisi patlamıştır. Kendi kendine hareket eden oyuncaklar türemiştir. Bunların basit bir robot olduğuna kuşku yoktur. Bu ilkel robotlar o tarihlerde insanoğlunun üretilebileceği fikrini de yaratmıştır. Bu fikir toplumu korkutmuştur. İnsanın kendini kontrol eden makinelerden korkusu o günlere dayanmaktadır.

Makinelere güvensizlik hep var olagelmiştir. Terminatör gibi filmler de makinelere olan güvensizliğin bir sembolüdür. İnternet ve bilgisayardan korkularımız da bunun benzeridir. Doğanın ötesinde insanın kendi yarattığı bir araç, insanı ve insanlığı kontrol eder bir hale gelebilir mi? Bu korku acaba insanoğlunu kontrol etmeye hevesli bireylerin paranoyası olabilir mi?

Bir yanda bu korku yaşanırken, diğer yanda bilgisayarın getirdiği nimetlerden faydalanmak insanoğlunun ikileminin bir göstergesidir. Ama bir gerçek var ki, o da ikilem duyulan nesnenin, kişiyi o nesneye daha çok bağladığıdır.

Yeni endüstriyel toplumda bireyin ürettiği üstüne kontrolü azdır. Kendi bedeni üstünde de kontrolü azdır. Bireysel güç, zaman içinde giderek güçsüzlüğe dönüşmüş durumdadır. 18. yüzyıl insanların bir makine gibi kontrol edildiği bir dönemdir. 19. yüzyıl ise makinelerin insanı kontrol edecek bir araç olarak kullanıldığı bir dönem olmuştur. Fabrika sahipleri artık makineleri tercih etmektedir (Ellerman, 2006). Ya da makine gibi insanlar!

İnternetin ortaya çıkışı da aslında askeri amaçlarladır. Zaman içinde diğer alanlarda kullanım şansı bulan internet tahminlerden daha hızlı yaygınlaşmıştır. Yaşamı kontrol eden bir araç haline gelmiştir ancak kontrolsüzlüğü sağlayan yanı insanları cezbetmiştir. Sonuçta internet sosyal düzenin alternatifi olmuş ve düzenleyicilerin rakibi haline gelmiştir. Her yenilik birçok sorunu da gündeme getirir. Yeniliğin nasıl kullanıldığı yenilikten bağımsız bir sonuç doğurur.

İnsan, Mutluluk ve Teknoloji
Teknoloji, insanları pasivize etmekte ve egemen sınıfın çıkarına uygun olarak değiştirmekte midir?

Teknoloji tümden yanlış mıdır? İnsanlar mutlu olmak istiyorlarsa bilgisayarları, otomobilleri, uçakları, elektriği hemen terk etmeli ve kırsal alanlara göçerek toprağı ekip biçmeli, daha az sofistike aletler kullanmalı, böylece hayatlarını daha dolu mu yaşamalıdırlar?

Halbuki internet de insanların mutluluğu ve kolaylığı için değil midir? Hem de çok kolayca mutluluk getirmektedir. Daha az sofistike internet nasıl mutluluk için yeterli değilse, toprağı işlemenin her insana mutluluk getireceği de bir yanılsamadır (Yalçın, 2003).

Toprağı işlemekten bir elma yemeğe zamanı olmayan insan ile internet dışında hayatı kalmayan insan arasında nasıl bir fark vardır ki? Benzer şekilde bankada tüm gününü ekran başında geçirmeye zorlanan insan ile başkasının toprağını işlemeye zorunlu olan bir ırgat arasında da?

Nostalji gelişimin önünde duramaz. İlerleyen teknoloji her zaman insanlık için yeni yaşam biçimleri yaratmıştır. Bir süre sonra kendisi de nostalji olmuştur.

Gelişim Ekolojisi: Aile Sistemi İçinde Çocuk

Bronfenbrenner’in Biyoekolojik Yaklaşımı
Çeşitli sistem kuramları arasında en etkili olanı, gelişim psikoloğu Urie Bronfenbrenner’in yaklaşımıdır (1979, 1989, 2001). Bronfenbrenner’e göre aile, daha geniş toplumun etkilerinin süzülerek çocuğa ulaştığı bir filtredir. Böylece, aile, daha geniş kültürün yeni üyeleri topluma kazandırma hedefine yardım edebilir, ancak aynı zamanda bu geniş kapsamlı kültürün zararlı karşı da bir tampon işlevi taşır. Yani, Bronfenbrenner’e göre, diğer kurumlar yerini bir dereceye kadar tutabilse de aile, “insanları insan yapmanın en etkili aracıdır” (Bronfenbrenner, 1991).

Elbette birçok gelişim kuramı, örneğin Freud’un psikanaliz kuramı, çocuğun ailesinin önemini vurgulamıştır. Bronfenbrenner’in biyoekolojik yaklaşımını diğer gelişim kuramlarından ayıran şeyse çocuğun gelişimini etkileyen çeşitli çevresel etkenlerin birbirleri ile ilişkisini açıklamaya çalışmasıdır. Ayrıca, Bronfenbrenner tüm bu birbiriyle ilişkili etkilerin, çocuğun biyolojik yapısı ile nasıl iç içe geçtiğine de bir açıklama getirir. İşte bu nedenle kuramı, biyolojik yaklaşım adıyla anılır.

Peki, Bronfenbrenner çevresel etkenlerin bireysel gelişim üzerindeki rolüne yönelik bu denli kapsamlı bir yaklaşıma nasıl ulaşmıştır? Bu kuramın temel öncülü, çocuğun içinde büyüdüğü biyolojik sistemin bir dizi katman ya da ortak merkezli daireler şeklinde düşünebileceğini söyler. En içteki daire, Bronfenbrenner’in mikrosistemler olarak adlandırdığı öğeleri içerir; bunlar çocuğun doğrudan kişisel olarak yaşadığı aile, kreş ya da okul ve iş (ergenler için) gibi ortamlardır.

Bronfenbrenner’in ekosistem olarak adlandırdığı bir sonraki katman, çocuğun doğrudan yaşamadığı, ancak mikrosistemlerden birini, özellikle de aileyi etkilediği için çocuk üzerinde etkili olan tüm sistem öğelerini içerir. Ebeveynin çalıştığı iş ve iş ortamları, arkadaş çevreleri bu öğelere örnek gösterilebilir.

Son olarak, Bronfenbrenner hem mikrosistemlerin hem de ekosistemlerin içinde gömülü olduğu daha geniş boyuttaki kültürel ya da ait kültürel kurulumu içeren makrosistemi tanımlar. Ailenin varlıklı ya da yoksul olması, yaşadığı muhit, etnik kimliği ve bütün sistemi içeren daha geniş boyuttaki kültür bu sistemin birer parçasıdır.

Aile İçi Etkileşimin Boyutları

Doğrudan ebeveyn-çocuk etkileşim örüntülerine odaklanan araştırmacılar, çocuk açısından önem taşıyan ve aileler arasındaki farklılıkları gösteren birkaç önemli özellik saptamışlardır. Bunlar ailenin duygusal tonu, ebeveynin çocuğa karşı tepki duyarlılığı, denetim kurma tarzı ve iletişimin niteliği ve miktarıdır.

Ailenin Duygusal Tonu
Ailenin çocuk üzerinde etkili ilk niteliğindeki özelliği, evdeki görece sıcaklığa karşı düşmanlıktır. “Sıcaklığı” tanımlanmak ve ölçmek zordur, ancak çocuk için son derece önemli olduğu yadsınamaz, gerçekten araştırma sonuçları da bu doğrultudadır. Sıcak bir anne baba çocuğuyla ilgilenir, ona şefkat gösterir, sık sık ya da düzenli olarak önce çocuğunun gereksinimlerini karşılar, çocuğun etkinliklerine coşkuyla yaklaşır ve duygularına duyarlı ve empatik tepkiler verir (Maccoby, 1980). Bu süremin diğer ucunda, açıkça reddeden anne babalar bulunur -onları sevmediklerini ya da istemediklerini söz ya da davranışlarıyla ifade ederler.

Bu tip farklılıkların çocuk üzerindeki etkileri derindir. Psikologlar sıcak ve sevgi dolu ailelerin çocuklarında yaşamın ilk iki yılında daha güvenli bağlanma, daha yüksek bir özsaygı olduğunu; bu çocukların daha empatik, daha diğerkam ve başkalarının acı ya da sıkıntılarına karşı daha duyarlı davrandığını bulmuştur; ayrıca okul öncesi ve ilkokul çağında IQ puanları daha yüksektir ve okulda daha başarılı olurlar (Domitrovich & Bierman, 2001; Maccoby, 1980; Pettit, Bates, & Dodge, 1997; Simons & Robertson, & Downs, 1989). Ayrıca çocukluğun daha ileri dönemlerinde ya da ergenlikte yüksek düzeylerde saldırganlık ya da suça yönelimli davranış eğilimi de daha azdır (Goldstein, Davis-Kean, & Eccles, 2005; Maughan, Pickles, & Quinton, 1995). Buna ek olarak, sıcaklığın az olduğu bir aile ortamında büyüyen ergenlerde intihar eğilimli düşünceler ve diğer zihinsel sağlık sorunları daha çok görülür (Lai & McBride-Chang, 2001; Xia & Qian, 2001).

Sevecenliğin yüksek olması, çocuğu sakıncalı sonuçlar doğuracak çevre etkilerinden de koruyabilir. Yoksul, tehlikeli muhitlerde büyüyen çocuk ve ergenler üzerinde yürütülen çeşitli çalışmalar, bu etkiler sonucunda suça yönelimli hale gelmeyen çocuk ve ergenleri diğerlerinden ayıran en belirgin özelliğin, yüksek düzeyde anne sevgisi olduğunu göstermiştir (Glueck & Glueck, 1972; McCord, 1982). Benzer şekilde, Gregory Pettit ve meslektaşları, düzenledikleri boylamsal çalışmada (Pettit, Bates, & Dodge, 1977) yoksulluk içinde büyüyen, ancak anne babadan daha fazla “destekleyici ebeveynlik” gören (sıcaklık da buna dahildir) çocuklarda, yine eşit derecede yoksul olan ancak aileleri duygusal açıdan daha az destekleyici olan çocuklara oranla, saldırgan ve suça yönelimli davranışların daha az görüldüğünü ortaya koymuştur.

Ailede sıcaklığın tersi olan anne babada düşmanlık durumu ise okul performansının düşüklüğü ve suça yönelim riskinin yükselmesi ile ilişkilendirilir (Melby & Conger, 1996). Fiziksel istismar ve ihmal şeklinde kendini gösteren böyle bir düşmanlığın çocuk açısından sonuçları çok daha kötü olabilir.

Duygusal sıcaklığın en önemli sonuçlarından biri, çocukta anne babaya karşı güvenli bağlanmayı beslemesidir. Güvenli bağlanan çocukların akran ilişkilerinde daha becerikli, daha keşifçi, kendilerinden daha emin olmaktadır. Sıcaklık, çocukların yol göstericiliğe daha açık olmasını da sağlar; bu nedenle anne babanın sevecenliği ve sıcaklığı, çocuklarına söyledikleri şeylerin etkileme gücünü ve disiplinin getirilerini de arttıracaktır (Mac Donald, 1992).

Ailedeki etkileşim örüntülerinin ikinci önemli öğesi de anne babanın çocuğa karşı duyarlılığıdır. Duyarlı anne babalar çocuklarının verdiği işaretleri doğru bir şekilde alırlar ve çocuğun gereksinimlerine duyarlı tepkiler verirler (Ainsworth & Marvin, 1995; Sroufe, 1996). Anne babası duyarlı olan çocuklar konuşmayı biraz daha çabuk öğrenirler; IQ düzeyleri daha yüksek, bilişsel gelişimleri daha hızlıdır ve güvenli bağlanma, anne babanın sözünü dinleme ve toplumsal açıdan yeterlilik eğilimleri de daha yüksektir (örneğin, Bornstein, 1989; Kochanska, 1997; van den Boom, 1994). Daha duyarlı olma eğitimi alan anne babaların çocuklarında güvensiz ya da düzensiz bağlanma görülme olasılığının düşmesi de tepki duyarlılığının önemini gösteren diğer bir veridir (Juffer, Bakermans-Kranenbuırg, van IJzendoorn, 2005).

Denetim Yöntemleri
Anne babanın istemediği şeyleri yapmak, alamayacakları şeyleri istemek ya da anne babanın isteklerini ya da taleplerini geri çevirmek çocukların doğasında vardır. Çocuğun davranışlarını denetlemek ve çocuğu temel kurallara uyacak şekilde eğitmek, anne babanın kaçınılmaz görevidir ve bu süreç halk arasında disiplin olarak anılır. Aile içi etkileşimin üçüncü özelliği olan, anne babanın çocukların davranışlarını denetlemesi birkaç öğeye dayanır.

Kuralların tutarlılığı, yani kuralların ve bu kurallara uymamanın (ya da uymanın) sonuçlarını çocuğa açık bir şekilde göstermek, denetimin öğelerinden biridir. Bazı anne babalar bu konuda çok net ve tutarlıdır; bazılarıysa beklentileri ve neyi hoş görecekleri konusunda bocalar ya da belirsiz davranırlar. Araştırmalara göre, anne baba net ve tutarlı davrandığında çocuklarda söz dinlememe ya da karşı koyma daha az görülür. Ayrıca, aynı örüntü kreş ve anaokullarında da gözlemlenebilir: Yaramazlık yapanlara karşı gevşek ve tutarsız davranan öğretmenlerin sınıflarındaki çocukların daha çok yaramazlık yaptığı görülür (Arnold, McWillams, & Arnold, 1998). Kuralların tutarlılığı küçük robotlar yaratmaz. Kuralların tutarlı olduğu ailelerde büyüyen çocuklar, kendilerinden daha emin ve daha yeterli olurlar, suça yönelim ve ciddi davranış sorunları yaşama riski de kuralların tutarsız olduğu ailelerde büyüyen çocuklara oranla daha düşüktür.

Lawrence Kurdek ve Mark Fine’ın 850 ortaokul öğrencisinin katılımıyla yürüttüğü araştırma (Kurdek & Fine, 1994), bu örüntüye güzel bir örnek oluşturuyor. Kurdek ve Fine genç ergenlere aşağıdaki üç ifadenin doğru olup olmadığını sorarak ailedeki denetim düzeyini ölçmüşlerdir:
Ailemin bir üyesi ödevlerimi yapıp yapmadığımı kontrol ediyor. Genellikle, ailemin bir üyesi nerede olduğumu ve ne yaptığımı bilir. Ailemde bana yakından göz kulak olan birisi var.

Aynı zamanda, çocukların öz saygı ve öz yeterlik duygularını da öğrenen Kurdek ve Fine bunları, “psikolojik yeterlik” ölçümünde bir araya getirmiştir. Elde edilen bu iki veri arasındaki ilişkiyi şu şekilde değerlendirebiliriz: Ailede denetim düzeyi ne kadar yüksekse psikolojik yeterlik düzeyi de o denli yüksektir.

İyi ebeveyn denetimi ile olumlu sonuçlar arasındaki bu bağlantı hem beyaz hem de Afrika kökenli Amerikalı çocuklarda görülmüştür. Örneğin, Craig Mason ve meslektaşları (1996; Walker-Barnes & Mason, 2004) işçi sınıfı kökenli siyahi ailelerde anne baba, ergen çocuklarını ne kadar tutarlı bir şekilde izliyor ve denetliyorsa bu ergenlerde davranış sorunları yaşanması riskinin de o denli az olduğunu görmüştür. Mason’ın çalışmasında, ebeveyn denetimi ile düşük oranlardaki davranış sorunları arasındaki bağlantının, çocuğun davranış sorunları olan çok sayıda akranı olduğunda daha da belirginleşiyor olması hem ilginç hem de önemlidir. Yani, tutarlı kurallar uygulayan ve çocuğun etkinliklerini gözetim altında tutan anne babalar, çocuğun istenmeyen davranışlar sergileyen akranlarıyla “takılmasını” kısmen de olsa engelleyebilmiştir.

Denetim ile ilişkili bir diğer öğe de anne babanın, çocukların davranışlarından beklenti düzeyidir. Çocuktan görece olgun davranışlar sergilemesi mi beklenmektedir yoksa anne baba erkenden çok fazla beklenti içine girmemenin önemli olduğunu mu düşünmektedir? Bu tip farklılıklar üzerine yürütülen çalışmalar, belirli sınırlar dahilinde, yüksek beklentilerin daha iyi sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Anne babanın talepleri yüksek olduğunda -çocuktan ev işlerine yardım etmesi ya da yaşına göre görece daha olgun davranışlar sergilemesi beklendiğinde -çocuklarda öz saygı düzeyinin daha yüksek olduğu, başkalarına karşı daha cömert ve diğerkam davrandıkları ve daha az saldırganlık sergiledikleri görülür. Elbette, yüksek beklentiler aşırıya da kaçabilir. 2 yaşındaki bir çocuktan yemek masasını kurmasını ya da ayakkabılarını bağlamasını beklemek gerçekçi bir davranış değildir ve üretkenliği azaltıcı sonuçlar doğurur. Öte yandan, anne baba çocuktan yaşına göre olabildiğince bağımsız ve yardımsever davranmasını beklediklerinde, bu beklenti çocukta yeterlilik duygusunu besleyebilir ve bunun sonuçları başka durumlarda da kendini gösterebilir.

Son olarak, denetim sürecini, anlamak için cezanın oynadığı rolü de anlamamız gerekiyor. Ceza bir disiplin biçimidir, bir eğitim ve denetim yöntemidir. Genellikle çocuğu, duvarlara yazı yazmak, kardeşine vurmak ya da eve zamanında dönmemek gibi kendisine yasaklanan bir şeyi yapmaktan vazgeçirmek için uygulanır; ancak çocuğun yapmamakta direndiği bir şeyi yapmasını, örneğin odasını toplamasını sağlamak için de kullanılıyor olabilir. Cezaların hemen hepsinin çocuk için olumsuz sonuçlar doğuran bir yönü olur. Ayrıcalıklardan ya da hoşa giden davranışlardan mahrum bırakmak, ekstra işler vermek, odasına göndermek ya da çocuğu azarlamak, tokatlamak benzeri daha ağır yaptırımlar uygulamak gibi çok çeşitli örnekler verilebilir. Bu yaptırımların en tartışmalısı dayaktır. Cezalandırma stratejileri ile ilgili genel olarak anlamamız gereken iki nokta bulunuyor.

İlk olarak, Gerald Patterson’a göre “Ceza ‘işe yarar’. Uygun bir şekilde kullanılırsa davranışların çabucak değişmesini sağlar” (1975). Burada vurucu nokta cezanın uygun kullanılmamasıdır. En etkili -yani, istenmeyen ya da olumsuz yan etkiler olmadan çocuğun davranışlarında uzun süreli değişiklikler yaratan -cezalar, belirli bir yanlış davranış örüntüsünün hemen başlarında, olası en düşük duygu ve en hafif ceza düzeyi ile uygulanan cezalardır. Bir çocuk kardeşine oyuncağıyla ilk defa vurduğunda sevdiği oyuncağını elinden almak ya da yaramazlık yaptığında tutarlı bir şekilde küçük ayrıcalıklardan mahrum bırakmak, özellikle de anne baba sıcaklık gösteriyor, kurallar hakkında net ve tutarlı davranıyorsa istenen sonuçları doğuracaktır. Ceza vermek için kardeşinin çığlıklarının dayanılmaz bir noktaya gelmesini ya da bir ergenin dördüncü kez evden izinsiz çıkmasını beklemek, neden sonra bağırıp çağırmaya, eleştirici yorumlar yapmaya ve sert cezalar vermeye başlamak çok daha etkisiz olacaktır.

İkinci olarak, ceza bakımından anne babalar büyük oranda “ne ekerlerse” onu biçerler.” Daha önce de değindiğimiz gibi, çocuklar, yaparak olduğu kadar gözlemleyerek de öğrenirler. Yani, anne babaların stresle başa çıkma yöntemlerini ve cezalandırma biçimlerini de öğrenirler. Örneğin, bir şeyi yapmasını önlemek için çocuğa bağırıp çağırmak, davranışlarında küçük bir değişim yaratabilir (ki bu da bu arada anne babanın bağırmasını pekiştirecektir), ancak başka bir durumda çocuğun anne babaya bağırıp çağırma olasılığını da arttıracaktır.

İletişim Örüntüler: Aile sisteminin dördüncü önemli öğesi de ebeveyn ile çocuk arasındaki etkileşimdir. Bu iletişimin iki yönü, çocuk üzerinde farklı etkiler bırakır: Çocuklarla konuşma miktarı ve konuşulan dilin zenginliği ve anne babanın çocuğu sohbet etmesi ve önerilerde bulunması için teşvik etmesi. Dinlemek de konuşmak kadar önemlidir.

Dinlemek, çocuk konuşurken onu sadece “evet, hı-hı” diyerek onaylamaktan ibaret değildir. Çocuğa, söylediklerinin dinlemeye değer olduğunu, düşüncelerinin önemli olduğunu ve aile kararlarında dikkate alınması gerektiğini hissettirmektir.

Gelişim bilimciler aile içi iletişimin niteliği üzerine çok az sayıda araştırma düzenlemiştir, bu nedenle farklı iletişim tarzlarını anlamaktan henüz çok uzağız. Bununla birlikte, genel olarak, açık bir iletişim olan ailelerde büyüyen çocukların, duygusal ve toplumsal açıdan daha olgun oldukları görülür (Baumrind, 1971; Bell & Bell, 1982). Bazı çalışmalarda bu tip ailelerde büyüyen çocukların akademik başarı düzeylerinin de daha yüksek olduğu görülmüştür (Scott, 2004). Ayrıca, açık iletişim olan ailelerde büyüyen bireylerin, yetişkinlik döneminde toplumsal becerilerinin iyi olduğu görülür (Koesten, 2004).

Açık iletişim, ailenin bir birim olarak işleyişi açısından da önemli olabilir. Örneğin, çocukları ergenlik döneminde olan ailelerin katılımıyla ülke çapında düzenlenen bir çalışmada Howard Barnes ve David Olson (1985), iletişimi ölçmek için anne baba ve ergenlere “Gerçek duygularımı (anneme/babama/çocuğuma) ifade etmekte güçlük çekmiyorum” gibi ifadelere katılıp katılmadıklarını sormuştur. Aile içi iletişimin zayıf olduğunu ifade eden anne baba ve çocuklarla karşılaştırıldığında, iyi ve açık bir iletişime sahip olduklarını söyleyenlerin aynı zamanda ailelerinin baskı ve değişimlere daha iyi uyum sağladığını ve ailelerinden daha memnun olduklarını ifade ettikleri görülmüştür.

Parent Effectiveness Training adlı kitabında Thomas Gordon (1970), ebeveynlerle çocukları arasındaki ilişkileri geliştirmek üzere tasarlanmış şu dört iletişim tekniğini saptamıştır:

Aktif dinleme: Bu tekniğin çocuk bir sorunu olduğu işaretini gösterdiğinde kullanımı tavsiye edilir. Bu tip durumlarda Gordon ebeveynin aktif dinlemeyi kullanmasını tavsiye ediyor. Aktif dinlemenin kapsadığı basamaklar şunlar: Mesajın alıcısı, mesajı gönderenin ne demek istediğini ya da ne hissettiğini anlamaya çalışır. Sonrasında alıcı anladığını kendi cümlelerine döker ve anladığını göndericinin onayına sunar. Bu yaklaşımı kullanırken alıcı kendi mesajını, soru sormak, öğüt vermek gibi yöntemlerle göndermez. Amaç, göndericinin mesajının ne anlama geldiğini kişinin hissederek geri bildirimde bulunmasıdır. Dr. Gordon aktif dinlemeyi kullanmanın birtakım avantajlarını listeliyor. Aktif dinleme problemin gençler tarafından çözülmesine yardımcı olur ki bu da sorumluluk geliştirmeye teşvik eder. Sorun hakkında konuşmakla kişi sorunun kaynağını tespit etmeye ve bir çözüme ulaşmaya, yalnızca sorun üzerinde kafa yormakla olduğundan daha yatkın olur. Ergen, ebeveynlerinin kendisini dinlediğini hissettiğinde yan ürün ergenin ebeveynlerinin bakış açısını dinlemeye daha yatkın olmasıdır. İlaveten, ebeveyn ve genç arasındaki ilişkiyi gelişmeye yatkınlaşır çünkü çocuklar duyulduklarını ve anlaşıldıklarını hissederler. Sonuç olarak yaklaşım ergenin kendi hislerini keşfetmesine, tanımasına ve ifade yardımcı olur.

"Ben”-mesajları: Genç biri ebeveyne sorun olacak bir şeye neden olduğunda, pek çok durum ortaya çıkar. Örneğin erkek çocuğu müziğin sesini çok fazla açabilir ve böylece müzik irrite edici hale gelir ya da kişi eve gelme saatinden sonra da dışarıda olabilir veya arabayı dikkatsizce kullanabilir. Bu gibi durumlarla karşı karşıya kalan pek çok ebeveyn ya bir çözüm mesajı gönderir (düzene sokar, yönlendirir, emir verir, moral verir ya da tavsiyelerde bulunur) ya da bir aşağılama mesajı (suçlar, yargılar, eleştirir, dalga geçer ya da lakaplar takar). Çözüm ve aşağılama mesajları, çocuğun benlik algısında çarpık etkilerde bulunabilir ve genellikle de çocuğun sorumlu biri olmasına yardımcı olmada amaca zararı dokunan etkiler yaratır.

Çözüm ve aşağılama mesajları öncelikli olarak “sen” mesajlarıdır. “Söylediğimi yapacaksın”, “Şunu yapmayacaksın”, “Neden iyi biri olmuyorsun?”, “Tembelsin”, “Daha iyi bilmelisin”.

Dr. Gordon bunlar yerine ergen bir soruna neden olduğunda oluşan durumlarda ebeveynlerin, ben mesajları göndermelerini savunuyor.

Kaybedecek kimse yok sorun çözümü: Her ergen-ebeveyn ilişkisinde gencin ebeveynin ihtiyaçlarına etkide bulunacak şekilde davranmaya devam ettiği kaçınılmaz durumlar mevcuttur. Çatışma yaşamın bir parçasıdır ve zorunlu olarak kötü bir şey değildir. Çatışma olmak zorundadır; çünkü insanlar farklıdırlar ve bazen birbirini tutmayan farklı ihtiyaçlara, isteklere sahiptirler. Önemli olan çatışmanın ne sıklıkla olduğu değil, çatışmanın nasıl çözüldüğüdür. Genelde ebeveynle ergen arasındaki bir çatışmada bir güç mücadelesi oluşur.

Pek çok ailede güç mücadelesi tipik olarak kazan kaybet yaklaşımlarının ikisinden biriyle çözülür. Ebeveynlerin çoğu çatışmayı, ebeveynin kazanacağı gencinse kaybedeceği şekilde çözmeye çalışır. Psikolojik olarak ebeveynler neredeyse her zaman daha büyük otorite sahibi olan taraf olarak bilinirler. Ebeveynlerin kazanmasının sonucu ergende ebeveynlerine karşı hınç oluşması, bunun ergenin bir çözüm yolu üretmede düşük motivasyonlu olmasına yol açması ve ergenin öz-disiplin ve öz sorumluluk geliştirmesi fırsatını ona vermemesidir. Böylesi ergenler ya düşmanca tavırlı, isyankâr ve sinirli ya da itaatkâr, bağımlı ve içine kapanık olmak üzere tepki verirler.
Gordon (1970) kaybeden- kimse yok yöntemindeki altı basamağı şöyle sıralamaktadır:
  • Her bir kişinin ihtiyaçlarını tespit ve tanımlama
  • Olası alternatif çözümlerin üretimi
  • Alternatif çözümlerin değerlendirilmesi
  • En iyi kabul edilebilir çözüme karar verme
  • Çözümün uygulanması yolları üzerinde kafa yorma
  • Çözümün nasıl işlediğini değerlendirmek için izleme
Bu yaklaşım gençleri çözümü hayata geçirmek yolunda motive eder; çünkü kararın alınmasına katılmışlardır. Yöntem, gençlerin düşünme becerilerini ve sorumluluk duygularını geliştirir. Ayrıca gençlerin sorun çözme becerilerini de geliştirir.

Değerler çarpışması: Değerler çarpışması ebeveynler ile çocukları arasında yaygındır; özellikle de çocuklar ergenleştiklerinde ve genç yetişkinler olduklarında. Olası çatışma alanları arasında cinsel davranış hakkındaki değerler, giyim, din, arkadaş seçimi, eğitim, gelecek planları, madde kullanımı, saç stilleri ve yeme alışkanlıkları mevcuttur. Bu alanlarda duygular sıkı işlerler ve ebeveynler de genellikle kendilerinin önemli gördükleri değerleri çocuklarının da alması için etkide bulunma arayışına girerler. Öte yandan ergenler sıklıkla ebeveynlerinin değerlerinin modası geçmiş olduğunu düşünür ve bu konular hakkında kendi kararlarını vermek istediklerini açıklarlar.

Gordon, ebeveynlerin ve ergenlerin bu çatışmaları çözmede kullanabilecekleri üç yapıcı yol tespit eder (basitlik olsun diye, anne sözcüğünü ne yapılması gerektiğini tarif etmek için kullanacağız -bir baba ya da ergen de bu aynı teknikleri kullanabilir).

Annenin çocuğunun değerlerine etkide bulunmada kullanacağı ilk yol, önemli bulduğu değerleri ergene model olarak göstermesidir. Dürüstlüğe değer veriyorsa, kendisi dürüst olmalıdır. Alkolü dozunda içmeye değer veriyorsa sorumlu bir model sergilemelidir. Açıklığa değer veriyorsa, açık olmalıdır. Açıkladığı değerlere göre yaşayıp aşamadığını kendine sormaya ihtiyaç duyar. Değerleri ile davranışları belli alanlarda birbirine uygun değilse eşleşme yönünde ya davranışını ya da değerlerini değiştirmelidir. Davranış ile değerler arasında eşleşme anne etkili bir model olmak istiyorsa önemlidir.

Annenin ergenin değerlerini etkilemede kullanabileceği ikinci yol bir danışman gibi onlara davranmaktır. İyi bir danışmanın bazı “yapları” bazı “yapmaları” vardır. Her şeyden önce iyi bir danışman, diğer kişinin kendi danışmanlığını isteyip istemediğini araştırmalıdır. Cevap evet ise, anne ulaşılabilir ilgili tüm olgulara sahip olduğundan emin olmalıdır. Sonrasında bu olguları paylaşır ki-bir kez böyle yaptı mı-böylece genç insan bunları anlar. Sonra anne, tavsiyeye uyulup uyulmamasına karar vermede sorumluluğu gence bırakır. İyi bir danışman ne bilgisizdir ne de dırdırcı; aksi takdirde anne bir danışman olarak kullanılmaya yine yatkın değildir.

Annenin, değerler hakkındaki gerilimleri azaltmada kullanacağı üçüncü yol kendi değerlerini gözden geçirmektir/değiştirmektir. Ergenlerin takip ettiği değerleri araştırarak onların değerlerinin saygınlığa sahip olduğunun farkına varabilir ve onların neden bunları benimsediklerini anlamaya yönelebilir.

Kaynakça
  • SEMERCİ Z. Bengi: Birlikte Büyüyelim, İstanbul: Alfa Yayınları 7.Baskı, 2012
  • YÖRÜKÖĞLU Atalay: Çocuk Ruh Sağlığı, İstanbul: Özgür Yayınları, 32.Baskı, 2012
  • BUTCHER N. James, MİNEKA Susan, HOOLEY M. Jill: Anormal Psikoloji, İstanbul: Kaknüs Yayınları: 580, Psikoloji: 32, 1. Basım, 2013.
  • AYDIN Betül: Çocuk ve Ergen Psikolojisi, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, Yayın Nu: 686, Eğitim Bilimleri Nu: 139, 4. Basım, 2013.
  • ÇELEN H. Nermin: Bana Neler Oluyor, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, 2009.
  • FILLIOZAT Isabelle: Sabrımı Zorluyorsun!, İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık, 2016.
  • KURTOĞLU Mehmet: Çocuk Bu İhmale Gelmez, İstanbul: Nesil Yayınları, 8. Baskı, 2016.
  • HOY Woolfolk Anita: Eğitim Psikolojisi, İstanbul: Kaknüs Yayınları, 595, Psikoloji: 38, 1. Basım, 2015.
  • FAZLIOĞLU Yeşim: Erken Çocukluk Gelişimi ve Eğitimi, İstanbul: Kriter Yayın No: 37, 1. Baskı, 2009.
  • İNANÇ Y. Banu, BİLGİN Mehmet, ATICI K. Meral: Gelişim Psikolojisi, Ankara: Pegem Akademi, 10. Baskı, 2015.
  • SEMERCİ Z. Bengi: Artık Büyüdüm, İstanbul: Alfa Yayınları, 4. Basım, 2012.
  • YÖRÜKOĞLU Atalay: Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, İstanbul: Özgür Yayınları-50, 7. Basım, 2007.
  • YAVUZER Haluk: Ana-Baba ve Çocuk, İstanbul: Remzi Kitabevi, 19. Basım, 2007.
  • ANKAY Aydın: Ruh Sağlığı ve Davranış Bozuklukları, İstanbul: Nobel Tıp Kitabevleri, 2013.
  • ERTUĞRUL Halit: Ailede ve Okulda Çocuk Eğitimi, İstanbul: Nesil Yayınları, 35. Baskı, 2010.
  • KRİNG M. Ann, JOHNSON L. Sheri, DAVİSON Gerald, NEALE John: Anormal Psikolojisi (DSM-5), Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, Yayın No: 1332, Psikoloji/Genel: 083, 12. Basım 2015.
  • EKŞİ Aysel: Ben Hasta Değilim-Çocuk Sağlığı ve Hastalıklarının Psikososyal Yönü, İstanbul: Nobel Tıp Kitabevleri, 2. Baskı, 2011.
  • KAUFFMAN M. James, LANDRUM J. Timoty: Duygusal ve Davranışsal Bozukluğu Olan Çocukların ve Gençlerin Özellikleri (Olgular İlaveli), Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, Yayın No: 982, Eğitim No: 210, 10. Basım, 2015.
  • ADLER Alfred: Çocuk Eğitimi, İstanbul: Cem Yayınevi, 5. Basım, 2014.
  • YAVUZER Haluk: Çocuk Psikolojisi, İstanbul: Remzi Kitabevi, 38. Basım, 2015.
  • ÇİVİLİDAĞ Aylin: Gelişim Süreci Odağında Ergenlik Psikolojisi, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, Yayın No: 796, Eğitim Bilimleri No: 164, 1. Basım, 2013.
  • GANDER J. Marry, GARDİNER W. Harry: Çocuk ve Ergen Gelişimi, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 7. Baskı, 2010.
  • ÖGEL Kültegin: Bağımlı Aileleri İçin Rehber Kitap, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2.Basım, 2015.
  • ÖGEL Kültegin: Bağımlılık ve tedavisi temel kitabı, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1. Baskı, 2017.
  • BEE Helen, BOYD Denise: Çocuk Gelişim Psikolojisi, İstanbul: Kaknüs Yayınları: 416, Psikoloji: 18, 1. Basım, 2009.
  • ZASTROW Charles, KIRST K. Karen-ASHMAN: İnsan Davranışı ve Sosyal Çevre I, Ankara: Nika Yayınevi-21, 1. Basım, 2015.
  • BERK E. Laura: Çocuk Gelişimi: Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, 2013.
  • ÖZ İklim: Çocukta Uyum ve Davranış Bozuklukları, İstanbul: Martı Yayıncılık, 1. Baskı, 2017.
  • KAUFFMAN M. James, LANDRUM J. Timoty: Duygusal ve Davranışsal Bozukluğu Olan Çocukların ve Gençlerin Özellikleri (Olgular İlaveli), Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık, Yayın No: 982, Eğitim No: 210, 10. Basım, 2015.
  • FREUD Anna: Çocuklukta Normallik ve Patoloji, İstanbul: Metis Yayınları, 2. Basım, 2013.
  • CÜCELOĞLU Doğan: İnsan ve Davranışı, İstanbul: Remzi Kitabevi, 32. Basım, 2016.

imza çizgisi
Çekirge 1 Sıçrar... 2 Sıçrar... 3 Sıçrar... 4 Sıçrar... 5 Sıçrar...
Sıçrar Yani Çekirge Sonuçta Bu  aferin





Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi

 
Dikkat Edelim
Kurallar


Reklam
Reklam


Yasal Uyarı
Gidenler.Me, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Gidenler.Me, 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlara Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda tanımlanan -Yer Sağlayıcı- olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, Gidenler.Me yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, Gidenler.Me -Uyar ve Kaldır- prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, gidenlerme@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Buraya ulaşan talep ve şikayetler incelenerek ihlal olduğu belirlenen içerikler Gidenler.Me 'den kaldırılacaktır. Ayrıca, mahkemelerden talep gelmesi halinde hukuka aykırı içerik üreten ve hukuka aykırı paylaşımda bulunan üyelerin tespiti için gerekli teknik veriler sağlanacaktır.



Türkçe Çeviri: MyBB, Yazılım: MyBB 1.6.x, © 2002-2026 MyBB Group.
Copyright ©2024 - 2026 Gidenler®. All rights reserved.
GM v3.0.0.9 Beta theme designed for MyBB
Basit Sürüm
Mobil Sürüme Geç!